• Çağlar Ayas

İnsanın Doyumsuzluğu: The Platform


Son zamanlarda çıkan popüler olmuş, sert bir film The Platform. Netflix’ te çıktığı ilk saatte izlediğim için kimsenin yorumunu görmeden izlemek ilginçti. Yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olmasına rağmen iyi bir iş çıkarmış. The Platform, hiyerarşi ve toplumsal sınıflar üzerine bir hapishane filmi.


İki yüzden fazla kat ve katların ortasında en alt kata kadar uzanan bir boşluk var. Bu boşluktan her gün yemek dolu bir masa iniyor. Her katta 2 dakika duracak şekilde hareket ediyor. Katlarda iki kişi bir aylığına kalıyor ve gelişi güzel başka katlara geçiyorlar. Bunu bilseler de insanlar, alt kattakileri düşünmeyip savurganca yiyip içtikleri için (hatta üzerine pisledikleri için) aşağıdakilerin hiçbiri yemek yiyemiyor. Bu da insanların aç gözlülüğünü gözler önüne seriyor.

Hapishaneye girerken herkesin yanına bir nesne alınmasına izin veriliyor. Diğerleri bıçak, silah veya köpeğini alırken baş karakterimiz de yanına dünyaca ünlü Don Kişot kitabını alıyor. Kim böyle bir yere yanında kitap getirir ki ? Kitabın Don Kişot olması da rastlantı değil. Don Kişot; İspanyol edebiyatının, altın çağının devrim konulu ilk eseridir. Kitapta takma adı ile Don Kişot, eski düzeni yeniden getirmeye çalışır ve bunun imkansızlığı anlatılır. Don Kişot, mazlumların yanında olup adalet dağıtmaya çalışır. Ama her defasında yenilir. Filmdeki Goreng de aslında Don Kişot’u temsil eder.


Hapishanede suçlular olduğu gibi, kendi isteği ile orada olanlar da var. Süreleri dolduğunda gerçek dünyada bir diploma kazanacaklar. Baş karakterimiz de sigarayı bırakabilmek ve bu diplomayı alabilmek için buraya giriyor. Film sınıf farkını, insanların hiçbir şey ile yetinememelerini iyi anlatıyor. Ama filmin öyle bir sorunu var ki fark etmemek elde değil. Anlatmak istedikleri fazla açık. Daha filmin en başında yaşlı adamın tüm hapishaneyi anlatmış olması bence filmin tüm sırrını bozuyor. Yaşlı adam bize hapishaneyi anlatmasaydı da olanları kendimiz görseydik daha etkileyici olurdu. İzleyicinin film hakkında düşünmesine izin verilmiyor. Ve maalesef ki birçok insan bunu seviyor. Bu film, "Cube" ile çok kıyaslanıyor. Keşke "Cube"deki gibi birçok şey sır olarak kalsaydı. O hapishane ile ilgili hiçbir şey bilmeden izlesek ve hapishane ile ilgili kuralları biz öğrenseydik daha keyif verici olurdu. Ama o zaman bu kadar popüler olur muydu emin değilim.



Filmde bina dünyayı temsil ederken, aşçılar da melekleri temsil ediyor. Tanrı kusursuz bir dünya yaratmış. Patronun, tatlı da kıl çıktığı için aşçıları azarladığı sahnede bu görülebilir. Tanrı, kutsal kitaplarda olduğu gibi bir takım kurallar koyuyor. "Sana ulaşan yemeğin, sadece o an yiyebildiğin kadarı senin." Bu yüzden yemek depolamaları halinde yanıyorlar ya da donuyorlar. İnsanlar bu kurula uysalar da, yemek masası katlarına geldiğinde öyle bir yiyorlar ki, alt katlara yemek kalmıyor ve onlar da çareyi birbirlerini yemekte buluyorlar.

Bir röportajda yönetmene filmin sonunda gerçekleşenlerden sonra ne olduğu, mesajın ulaşıp ulaşmadığı sorulduğunda yönetmen, “Bunu topluma sormalısınız. Bu hepimize bağlı. Bu gezegene ayak basan en acınılası varlıklar olarak kalmak isteyip istemediğimize bağlı “ sözleriyle dile getiriyor.

Filmin düşük bütçeye sahip olduğu belli. Ama hapishanenin kapana kısılmışlık hissini iyi yansıtmışlar. Hepimizin evde kalması gerektiği bu zamanlarda kendimizi onların yerine koymak hiç de zor olmuyor. Film gerilim ve heyecanı çok iyi işliyor ve dikkatiniz dağılmadan kolayca izleyebiliyorsunuz.